Aklımda bir kadın var. Öyle çok şeye benziyor ki, gerçek üstü olduğuna inanıyorum artık. Saçları var mesela, şelale gibi, kokusuyla, tenime dokunuşuyla omuzlarına değil de benim ruhuma dökülüyormuş gibi. Öylesine temiz, öylesine taze ve öylesine değişken bir coşkusu var ki. Bazen dalgalarla, kıvrımlarla ruhumu temizliyor sanki… Bazen de öylesine derli toplu ve sıkı sarılmış ki, ruhumu bir ağ misali sarmış, hapsetmiş en manevi varlıklarımı tam içine. Savunuyor mu yoksa esiri mi oldu ruhum bilemiyorum…
28 yıllık, deniz yolculuğunun ardından görünen ilk kara parçasının mendireğindeki deniz feneri gibi gözleri var. Öyle bir coşku katıyor bedenime. O denli mutlu kılıyor ki bu zavallı haps olmuş, hasret çekmiş ruhumu sevinçle boğuyor, insanın görmek istediği bütün ışık orada. Ruhumu aydınlatıyor karanlık dalgaların arasında ve doğruya, dürüstlüğe, sevgiye bir yol gösterici oluyor bu ışığıyla.
Ilık bir meltem gibi sıcak bir yaz akşamında, yağmur sonrası toprak kokusu gibi, çocukluğumda uyandığım kızarmış ekmek kokusu gibi, yeni doğmuş bebek kokusu gibi, demli bir çay da olması gerektiği gibi beni mutlu eden herşeyin kokusu var. Temizliğin, zevklerin ve sevginin kokusu onda. Karanlıkta sarıldığımda, mutluluk ve uyku kokuyor. Huzurlu uyuyorum. Sabahları, taze çiçek kokusu enerjiyle dolduruyor içimi. Güneş gibi kokuyor. Yeni sulanmış çimlerin arasında, elma şekerim ve kısacık şortumla koşarken çocukluğumda duyduğum güneş kokusu gibi…
Ateşler içerisinde hasta yatarken, eli alnımda; annemin rahatlatan, huzur veren teni gibi. Bir bebeğin yanağındaki, omuzlarındaki pürüzsüz ve pembe teni gibi. Kokusunun da kaynağı olan omuzlarının üzerinden doğan güneş gibi. Sıcaklığımda serinletenim, üşüdüğümde ısıtanım. Korktuğumda ışık veren, mutluluğumda aydınlatan. Gecelerimde karanlığımı aydınlatan, yol gösteren. Öyle ki, kutup yıldızı gibi; hep doğruyu, hep tutkumu, hep kavuşmayı gösteren.
Sonra ellerinin dokunuşu var. Üzerinde ben var. Ben hep o ben’ den öperim ki yazdığı her yazının bir parçası da ben olayım. Elleri var, saçlarını toplayan, teninde gezinebilen -özgürce-. Ben hep ellerinden öperim, duyduğum saygı ve sevgiden olsa gerek. Hep temiz, hep güzel, hep dokunsun istediğim.
Sonra ayrılık var. Acı gibi. Dünyalar savaşı gibi. Ölüm gibi. Bir kaybediş gibi. Bildiğin bütün güzel şeylerin son bulması gibi. Kötüyle iyinin savaşında bütün o filmlerin bize gösterdiğinin aksine, kötünün kazanması gibi. Terk ediş gibi.
Aklımda bir kadın var.
Öyle çok şeye benziyor ki, gerçek üstü olduğuna eminim artık. Arkasını dönmüş gidiyor ve şelale misali saçlarını savuran rüzgar, kokusunu burnuma getiriyor. Sol elinde tuttuğu bir kurumuş gül var, yavaşça uzaklaşıyor benden ve ben sarılıp sarmalanmış o gittikçe daha da karanlık olan, daha da soğuyan bu dünyada ayakta kalmaya çalışıyorum. Dermansız, güçsüz ve en kötüsü de artık mücadele etmeyi bırakmış bir ruh haliyle.
Aklımda bir kadın var, hep orada kalsın diye yazıyorum.
Posted: August 30th, 2010
Categories:
Hayat
Tags:
Comments:
No Comments.
“bu gece en hüzünlü şiirleri yazabilirim
geçirecekse eğer içimdeki acılarımı,
yazabilirim ayrıldıktan sonraki günleri,
ya da tek başına ayakta kalamayan hayalleri.
bir kaybediş şiiri olur bu.
bu gece en hüzünlü şiirleri yazabilirim
güneşin doğuşunda aydınlanan tek kişilik yatağımda,
ya da, fotoğrafının durduğu duvarın tam karşısında,
masa lambamın soluk ışığında.
bir özlem şiiri olur bu.
bu gece en hüzünlü şiirleri yazabilirim
anlatabilirim sana bütün pişmanlıklarımı,
yazabilirim bütün yaralarımı,
sen sarasın diye.
sana avuç açan bir şiir olur bu.
bu gece en hüzünlü şiirleri yazabilirim
yüzlerce mısraya dökebilirim
mutluluklarımdan kalanları, senli günlerimin anılarını,
kelimelerin ardına sığınıp yazabilirim.
bir ayrılığın şiiri olur bu.”
ben.
Posted: August 27th, 2010
Categories:
Hayat
Tags:
Comments:
No Comments.
Bu akşam, Soner Arıca gecem anlaşılan. En son liseye yeni başladığım zamanlarda dinlediğimi anımsıyorum. Beğendiğim bir kaç güzel şarkısı vardı kendisinin. Paylaşayım burada, dursun diye blogu açtım, o arada da denk geldi bu şiiri. Bana ayrı bir güzel geldi, benzer cümleleri dile getirmek istediğimden midir nedir?
Ama en çok da:
“Ölüm değilse bizi ayıran
Yazık olmuş hata yapmışız” kısmı kötü oldu.
Neyse, Soner Arıca’ nın yüreğine sağlık diyelim.
Şarkılar (powered by fizy):
Bu mu Sevda?
Ayrılık
Posted: August 27th, 2010
Categories:
Hayat
Tags:
music
Comments:
No Comments.
Yazın gölgem olup serinliğini verdin, kışınsa içindeki bütün güzelliklerinle, ışığınla sıcaklığımdın. Fazla düzenli hayatımda coşkum ve özgürlüğüm, düzensiz iç dünyamda tutunabildiğim tek sabitimdin. Yoksulluğumda yemeklerimin tadı ve tuzu, varlığımda soframın mum ışığı hep seninle beraber geldi. Gündüz düşlerimin tek öznesi, geceleri ise düşlerimin koruyucusuydun. İhtirasın sebebi, güzelliğin gerçek anlamı ve gördüğüm en saf şey olduğun için, kötülükle iyiliğin kesiştiği yolda; bana hep en doğruyu gösterdiğin için teşekkür ederim.
iyi ki vardın.
Posted: August 26th, 2010
Categories:
Hayat
Tags:
Comments:
No Comments.
İşte böyle gene zor olduğunu düşündüğü -yanıldığını anlayacaktı- bir sabahtı. Telefonun çalışından anlaşılan; birileri, “mesela sabahları adet olduğu üzere ilk ses olmak isteyen birileri değil”, sadece sıradan ve uyandırmak için en rahatsız edici olduğunu düşündüğünden seçtiği alarm sesiydi duyduğu.
Perdeleri siyahtı odasının, dolayısıyla gün ışığına gerek kalmadan, sadece başucu lambasını yakarak dışarıya çıkana kadar gözlerini yormadan evden çıkmak üzere hazırlanabiliyordu. Kalktı ve henüz saat 9 olduğundan, biraz daha uyumaya karar verdi, 15 dakika daha dedi, sonrasında kalkar ve evden çalışırım bugün. Neden olmasındı ki? İş yeri böyle bir özgürlük vermişti madem, bunu kullanmalıydı. Zaten evden dışarı çıkmayı da sevmezdi ya hiç. Ayrılmayı da sevmezdi, ama diğer herşey gibi, sevmediği bir çok şeyi yapmak zorunda kalıyordu bu yaştayken.
Sonra gene uyudu. Bir sabah daha bu şekilde başlamıştı, karanlığa uyanmıştı, görecek birşey yoktu pencereyi açtığında ya da güneş ışığının aydınlığında daha da güzel -sanki mümkünmüş gibi- görünen herhangi birşeye sahip değildi artık odasında. Bu sebepden siyah perdesiyle beraber her zamanki gibi uyudu.
Bir sabah daha gerçeklere uyanmıştı, karanlıkta ve 15 dakika daha uyumasına engel olacak herhangi bir kimse olmadan. Hayat artık kendi düşlerindeymiş gibi yaşadığı gün ışığının parlaklığında, gün ışığının daha da parlakmış gibi göründüğü günlerde değildi. Geriye kalan herkes gibiydi artık. Özel bir yanı kalmamıştı günlerin ya da gecelerin. Tabii önce gecelerini kaybetmişti zaten. Hep geceleri önce kaybedilirdi, öğrenmişti bunu. Yine de buna rağmen, gecelere alışmak zor olmuştu. Neredeyse ayrılığın kendisi kadar zorlanmıştı geceleri uyumakta.
Daha sonra gene kendisine ait olan cümleyi anımsadı ve içten içe güldü: “neye alışmıyor ki insanoğlu? Sahi, bu zamana kadar neyi unutmak istedin de unutmadın ki? Söz veriyorum geçecek ve beni de unutacaksın. Ben de seni unutacağım elbette. Neleri, kimleri unutmadık ki bunca yılda – yaşananlarda -?” Genellemelerden nefret ederdi ve yine de bu genellemeyi yapmıştı. İşte o 15 dakika daha uyuyacağım dediği zamanda bunları düşünüp güne hazırlandı.
Evden çalışmakta zarar yoktu zaten, dışarıda ne vardı ki? Ne kalmıştı sahi dışarıda? Sinema salonları? Alışveriş merkezleri? Sahilde bir yemek? Güzel manzaralı bir restoran? Arkadaşlarla buluşma? Denemişti zaten bunları, ama ayrılırken bunlardan zaten vazgeçmişti ya, o yüzden normaldi şimdi onlara geri dönmek istememesi.
Ayrılığın da bu yanı vardı, ayrılınca geri dönmüyordun artık. İstiyordun ama dönmüyordun. Bazı şeyler tek sefer yaşamak içindi ve o da tek seferini yaşamıştı, biliyordu.
Kalktı yataktan sonra ve gün başladı.
Posted: August 25th, 2010
Categories:
Hayat
Tags:
Comments:
No Comments.
««